Artık dönüş yolu gözüktü, yeniden Sao Paulo'ya döndüm. Yarın akşam THY ile İstanbul'a dönüyorum.
Blog'da Bolivya kısmını yazamadım. Aslında taslaklar hazır ama Potosi bölümü hakkında biraz detaylı yazmak istiyorum. O nedenle eve dönünce sakin bir şekilde, rahat bir klavye ile yazacağım.
Şimdilik bu kadar... Umarım kısa zamanda eksik kalan yerleri tamamlarım :)
seyyah oldum... gezerim
tayland, laos, vietnam, kamboçya, malezya, hindistan, tunus, güney afrika, mozambik, namibya, myanmar, brezilya, paraguay, arjantin, uruguay, şili ve bolivya
13 Mart 2012 Salı
4 Mart 2012 Pazar
La Paz'dan Santa Cruz'a
Bugün saat onyedide El Dorado otobüsü ile La Paz'dan ayrılıyorum. Yarın sabah Santa Cruz'da olacağım.
Oradan Brezilya sınırına gitmek için tren ya da otobüs bakacağım.
Brezilya'ya geçince Corumba'dan, Sao Paulo otobüsleri ile bu kıtaya ayak bastığım şehre döneceğim.
Ama amacın orada hiç kalmadan terminalden Rio de Janeiro'ya devam etmek.
Bu uzun yolculuk üç dört gün sürecek.
Rio plajlarında biraz kızardıktan Sao Paulo'ya döneceğim, 14 martı 15 marta bağlayan gece saat 00:15 de Türkiye uçuşu var.
2 Mart 2012 Cuma
1 Mart 2012 Perşembe
28 Şubat 2012 Salı
Potosi
Soğuk ve ruhsuz otel odasında geçen rahat bir uykunun ardından erkenden uyandım. Sırt çantasını resepsiyona bıraktım. Beş bolivianos (bir buçuk lira) tutan bir taksi ile şehir merkezine yollandım. Taksiciye, Para müzesi veya Ayacucho caddelerinde bırak dememe rağmen adamın yolu karıştırdığını anladım. Köşede caddenin ismini görünce beni indirmesini söyledim. İnince tüm dükkanların kapalı olduğunu fark ettim. Çalışma saati dokuz gibi başlıyor, ben ise saate bakmadan otelden fırlamış, sekize çeyrek kala oradaydım. Amacım Lonely Planet'den adresini aldığım bir acenteden "maden" turu almak, bir şekilde Potosi'yi tanımaya başlamak. Köşedeki kırtasiyeciye burada bir acente varmış diye sordum. Hemen yanda, dedi. (Sonradan fark ettim, o köşeden yukarıya bir sürü acente varmış, aradığım ise en sonda imiş). Amigos de Bolivia, Ayacucho caddesi, 20 numarada bulunuyor.
İki adım yukarı yürüyünce bir acentanın kapılarını açtığını gördüm. Açık mı? diye sorunca "buyur, gir" dediler. Böylece "Los Amigos" ile tanıştım. Daha yeni oturmuştum ki, içeri tüm neşesi ile Helen girdi. Kısa bir tanışmanın ardından rehber olduğunu, günün turlarını anlattı. Maden turunu altmış bob'a (on beş lira) onlardan aldım. Ben de rehber olduğumu söyledim. Web sayfamı, Türkiye fotoğraflarını gösterdim. Helen, özellikle adını aldığı Truva'yı görünce çok heyecanlandı. Bu sırada diğer kardeşler de geldi. Anne, zaten bana kapıyı açmıştı. Hemen kahvaltı hazırlandı. Bir anda aileden oldum. Hatta gelen Hollandalı kızlara turu açıklayınca, epey bir süre beni acente çalışanı zannettiler.
Sabah sabah sokaklarda bir telaş var, sanırım okullar açılmış. Bir de bir sürü polis, fotokopicilerin önünde kuyruk olmuşlar. Bir oraya, bir buraya koşuyorlar. Bir ara çıktım, meydanda bir tur atıp acentaya döndüm.
.
Ayağım uğurlu gelmişti, saat dokuza kadar on bir kişi daha tur aldı. Hep birlikte bir minibüse doluşup tura kız kardeşlerin rehberliğinde başladık. Madenlere gitmeden önce bir pazar yerinde durup madencilere hediyeler aldık. Olayı pratik hale getirmişler değişik fiyatlarda torbalar yapmışlar. Ben en pahalı olan 35 bob'luktan aldım (dokuz lira). İçinde koka yaprağı, bisküvi, meşrubat, dinamit vs. var. Evet madencilere bunlar götürülüyor. Dinamit sonuçta bir hamur, kesilip biçilebiliyor ama fünye alınırsa dikkatli taşımak lazım, en ufak harekette patlayabiliyor. Zaten bunları almadan rehberler bir kaza çıkmasın diye bilgi veriyorlar. Alkol, 95 derece saf alkol, bunu hem içip, hem de maden tanrısı El Tio'ya sunuyorlar. Şeytan ya da El Tio'ya saf alkol sunuyorlar ki, o da onlara saf ve zengin maden versin.
Bu El Tio, nam-ı diğer Şeytan olayı oldukça ilginç bir mevzu. İspanyol fatihler buralara gelip, bu zenginlikleri gözlerine kestirince, önce buraya Afrika'dan köleler getiriyorlar. Ama 4090 metre yükseklikteki bu şehirde, madende çalışmaya uyum sağlayamıyor, kısa zamanda ölüyorlar. İspanyollar, o zaman buranın yerli halklarını madene sürüyorlar. Çünkü onlar bu rakıma alışıklar, üstüne de koka yaprağı çiğneyerek bu ağır koşullara dayanabiliyorlar. Bugün bile madenciler koka yaprağı olmadan çalışamıyorlar. O zamanlar bu madenlerde sekiz milyondan fazla insanın öldüğü söyleniyor. Bugün ise silikozis yüzünden, bu madenlerde çalışanlar en fazla kırk sene yaşıyorlar.
Yerli Quecuha, Aymara gibi halkları her ne kadar Hristiyanlaştırsalar da, insanlar eski inanışlarını unutmuyor, işgalcilerin getirdiği inanışla karıştırıyorlar. Bunu gören İspanyollar, madende çalışan insanlara bir tanrı sunup, işte bu "Dios" yani "tanrı" diyorlar. Yerli halk ise d harfini t olarak telafuz edebildiği için, zamanla "Tio" yani "amca" demeye başlıyorlar. Sonra onu şeytanla özdeşleştiriyorlar. Bu El Tio, Ana Tanrıça, yani toprak tanrıçası Pachamama'nın kocası gibi de görülmeye başlıyor. Maden girişlerinde bulunan heykellerinde bu nedenle kocaman bir erkeklik organı bulunuyor. Ayrıca, Latin Amerika ülkelerinde Meryem Ana'nın Hristiyanlıkta, diğer ülkelere göre daha fazla sahiplenilmesi, Pachamama'nın etkisi. Aynen Anadolu'da Artemis'in Meryem Ana'ya dönüşmesi gibi. Bilindiği gibi Artemis'de Anadolu'da süregelen bir Ana Tanrıça kültünün devamı.
Neyse bu derin mevzuları bırakalım, ne yaptığımıza bakalım. Madencilere hediyeleri aldıktan sonra, acentenin hemen yakındaki yerine gittik. Orada sırt çantalarımızı emanete bırakıp, madenin tozundan korunmak için verdikleri elbiseleri ve çizmeleri giydik. Baretlerimizi takıp minibüsle, şehrin içinde dev bir piramit gibi yükselen Cerro Rico yani Zengin Tepe'ye doğru yola çıktık. Minibüs, dar ve toprak yolda dik ve keskin virajları tırmanmaya başladı. Ben artık burada da aşağı uçmaz isem bana hayatta bir şey olmaz diye düşünürken, önde oturan Helen ve öbür rehber kızlar, neşeyle muzlarını yiyordu.
Sonunda bir maden ağzına geldik. Madencilerin bir kısmı dışarıda idi. Bir toplantı nedeniyle çalışmalar azalmış. Bu madenleri kooperatiflere bölmüşler, madenciler de onlarla anlaşıp, kendi hesaplarına çalışıyorlar. Şu an kırk kadar kooperatifte, on beş, yirmi bin kişi çalışıyormuş. Artık maden pek verimli değilmiş. Ortalama ne kadar kazanıyorlar diye sorduğumda, aylık bizim paramızla 900 lira dediler. Eğer şanslı bir damara rastlarsa bu artabilirmiş, ama tersi de geçerli. Sonuçta kırk yaşında erken ölümü düşünmezsek, Bolivya için iyi kazanç denilebilir.
Madende her yerden su daha doğrusu arsenik sızıyor. Tünellerde suyun içinde yürüdük. Böylece o çizmeleri neden giydiğimiz anlaşıldı. Önce El Diablo ya da El Tio'yu ziyaret ettik. Öbür rehberimiz Elizabet anlatırken, arkadaki kuyuya düşecek diye ödüm koptu, kızı bir kaç kere uyardım. O hiç tınlamadan devam etti. Bazı madencilerin çalışmalarını gördük. Aşağı, daha derinlere inme olayına gruptan kimse cesaret edemedi. İçerde bir de müze var, onu da gördük.
Söylentiye göre bu madenlerden çıkarılan gümüşten Amerika ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü yapılırmış. Helen, Avrupalılar bize din getirdiler, bütün zenginliğimizi götürdüler dedi. Milyonlarca hayata mal olan bu sömürüyü burada hissetmemek olanaksız. Bazen deriz ya çok gezen mi bilir, çok okuyan mı. Bütün bunları elbette biliyordum, okumuştum, belgesellerde görmüştüm. Ama hiç biri bu madenin içine girdiğim an kadar etkili olmamıştı. Artık biliyorum ki, gezmenin artısı bu. Bazı şeyler kafaya iyice dank ediyor. Bu nedenle Potosi, bu gezimde beni en çok etkileyen yer diyebilirim. Belki bunun bir nedeni de Helen ve arkadaşlarının lafı eğip bükmeden, o insanların duygularını gerçekten vererek anlatmaları ve İspanyolca bilmem oldu. Daha sonra tanıdığım, Stefan da bu turu onlarla yapmış, ve aynı şeyleri söyledi.
Tur bitince acentaya döndük, Helen bana madenlerle ilgili bir CD hediye etti. O CD'de anlatılan çocuk bugünkü şoförümüz imiş. Artık, eve dönünce seyrederim. O sirada konuşurken, Türkiye lafı geçince, orada bulunan Stefan "Neden Türkiye ile ilgili konuşuyorsunuz" diye sorunca, kendimi tanıttım. O da yavaş bir Türkçe ile, "Ben Fransız'ım ve Türkçe konuşuyorum" dedi. Stefan yedi sene önce kendi kendine Türkçe öğrenmiş. Şimdi Norveç'te rehberlik yapıyormuş, yani meslektaşız. Türkçe konuşmayı özlemiş, iyi o zaman dedim, gidelim birlikte birer kahve içelim.
Açıkçası maden turundan sonra ne yapacağım hakkında bir fikrim yoktu. Stefan, Santa Teresa manastırını ziyaret edecekmiş. İki buçukta açılıyormuş, "öyleyse ben de seninle geleyim" dedim. Stefan'ın Sucre'ye otobüsü kalkacağı ve rehberli tur uzun sürdüğünden, ziyareti hızlı yapacağımızı belirttik. Zaten böyle müze gibi yerlerde rehberler beni biraz sıkıyor, konsantre olamıyorum. Bir de fotoğraf çekme kaygısı. İşime geldi. Burada beni en çok etkileyen, ta İspanyalardan bu gümüş madenlerini sömürmek için gelen insanların, kızlarını din adına bu manastıra kapatmaları oldu. Kurallar o kadar katı imiş ki, aileleri ile ancak paravan arkasından, birbirlerini görmeden konuşabiliyorlarmış. Eğer iki kız kardeş manastırda ise, ayda bir, on beş dakika, konuşmadan, birlikte kanaviçe örme şansları varmış.
Sonra Stefan'dan ayrıldım, aynı cadde üzerinde olan, Casa de Moneda yani Para Müzesine gittim. Bu bina İspanyolların madenlerden çıkarttıkları gümüşleri paraya çevirip ülkelerine yolladıkları yer. Gerçi çoğunu yolda İngiliz korsanlara kaptırmışlar. Bina, Güney Amerika'da o dönemde inşa edilen en büyük yerlerden bir tanesi. Galiba Meksika'da bir büyüğü mü, ne varmış. İsviçre'den gelen tahta çarklardan oluşan para basma makinesinin dünyada elde kalan tek örnekleri burada. İki katlı bir yapıda alt katta atların çevirdiği çarklar, yukarıda madenleri işliyormuş.
Para müzesinden sonra biraz aşağıda olan Turizm ofisine gidip Sucre ile ilgili broşür aldım. Burası eski bir kilisenin sadece ön cephesi kalmış, güzel bir bina. Burada 10 bob ücret karşılığı çan kulesine çıkabileceğim söylendi. Bileti aldım. Potosi'ye elveda demeden önce şehri bir de yüksek bir yerden fotoğrafladım.
Potosinin bu tarihi mahalleleri bana yıllar önce İspanya, Salamanca'da kaldığım yeri hatırlattı. Sonuçta aynı devrin adamları tarafından yapılmış sokaklar binalar. Çok az kalmama rağmen Potosi'yi sevdim. Dört bin metre rakım, bir de yokuşlar biraz nefes kesiyor ama o kadar olur. Bu şehir vakti zamanında dünyanın en büyük şehirlerinden biriymiş. Gümüş bitmiş, sonra kalay ile bir süre idare etmişler. Şu an onlara bırakılan kırıntılar ile idare etmeye çalışıyorlar. Son kez acentaya uğradım. Sabah ne yapacağımı bilmez halde geldiğim bu sokaktan, bir sürü tecrübe ile dönüyorum. Bir taksi ile önce otele uğrayıp sırt çantamı aldım, sonra da Sucre'ye taksi dolmuşların kalktığı iki sokak öteye gittim.
Sucre'ye otobüsler de gidiyor ama Potosi'den en iyisi bu dolmuşlar. Elli bob'a, (on üç liraya) iki buçuk saatte orada oluyorsun, üstelik önceden söylersen seni gittiğin hostelin kapısına kadar bırakıyorlar. Tek gitmek istersen dört kişinin parası iki yüz bob'u da (elli lira) verebilirsin.
Sucre'ye varınca günlerdir özlemini duyduğum bir şeyle karşılaştım. Trafik sıkışıklığı ve kalabalık. İstanbul'u özlemişim. Hava kararmasına rağmen sokaklarda bir sürü insan var. Tek yön dar sokaklarda taksi ile milim milim ilerleyerek hostele vardık. Bu da ayrı bir macera oldu. Tam şehre geldik, taksici bana üzerince karınca duası gibi yazılar olan bir harita uzattı, "buradan hosteli bir bakar mısın" dedi. Ben de "bu şehre ilk defa geliyorum, şu an nerede olduğumu bile bilmiyorum, nasıl bulayım" dedim. Sonra otelin kartından sokağı söyledim. Bendeki harita daha belirgin idi. Taksici bir şekilde sokağı hatırladı, hatta biraz geçtik. Arabadan inip, koştu gitti, buldu.
Otele gelince, Stefan'ı sordum. Gelmemiş. O da Amigos de Bolivia'dan buraya rezervasyon yaptıracaktı. Neyse, resepsiyonda ilk sorum, "sıcak su" oldu. Hastalık, soğuk derken üç gündür banyo yapmıyorum. Problem yok dediler. Bu nedenle Potosi'de 50 bob denilen ücretin burada 70 olmasını bile önemsemedim. Burada koğuşta değil, banyolu odada tek kalacağım. Kocaman üç yataklı bir oda verdiler. Otel (adını hatırlayınca yazarım) temiz. Bir de banyoda duş perdesi olsa, ortalık ıslanmasa süper olacak. Heyecanla suyu açtım, bekledim.. bekledim.. sıcak su yok. Şansıma bin bir hayırlı söz söyleyerek indim resepsiyona, kızlara sıcak su yok dedim. Şaşırdılar, on beş dakika bekle gelecek dediler. Bekledim, sonra yine suyu açtım. Yine yok. İndim aşağı, bu sefer patron gelmiş. Ortak duşu kullansanız dedi. Olmaz dedim. Üç gündür sıcak su hayali ile buralara geldim, kabul etmiyorum...
Patron ile ortak duşa çıktık, orada da sıcak su yok. O zaman adam çatıya çıktı. Meğer tüp sönmüş. San Pedro'da tam duşun ortasında sönüp, çöllerde beni hasta eden tüp yine beni bulmuştu. Sonuçta bir yarım saat beklemeden sonra sıcak suya kavuştum.
Duştan sonra bir şeyler yemek için ana caddeye çıktım. Bir pizzacıya oturdum. Orta pizza kocaman gelince ancak yarısını yiyebildim. Sonra wi-fi aradım. Bir İnternet kafeye sordum, kapanıyordu. Buralarda zor bulursunuz dedi. Odaya döndüm, saat gecenin on biri olmuştu, duşumu yapmış, karnımı doyurmuştum. Artık rahat bir uykuya hazırdım.
İki adım yukarı yürüyünce bir acentanın kapılarını açtığını gördüm. Açık mı? diye sorunca "buyur, gir" dediler. Böylece "Los Amigos" ile tanıştım. Daha yeni oturmuştum ki, içeri tüm neşesi ile Helen girdi. Kısa bir tanışmanın ardından rehber olduğunu, günün turlarını anlattı. Maden turunu altmış bob'a (on beş lira) onlardan aldım. Ben de rehber olduğumu söyledim. Web sayfamı, Türkiye fotoğraflarını gösterdim. Helen, özellikle adını aldığı Truva'yı görünce çok heyecanlandı. Bu sırada diğer kardeşler de geldi. Anne, zaten bana kapıyı açmıştı. Hemen kahvaltı hazırlandı. Bir anda aileden oldum. Hatta gelen Hollandalı kızlara turu açıklayınca, epey bir süre beni acente çalışanı zannettiler.
Sabah sabah sokaklarda bir telaş var, sanırım okullar açılmış. Bir de bir sürü polis, fotokopicilerin önünde kuyruk olmuşlar. Bir oraya, bir buraya koşuyorlar. Bir ara çıktım, meydanda bir tur atıp acentaya döndüm.
.
Ayağım uğurlu gelmişti, saat dokuza kadar on bir kişi daha tur aldı. Hep birlikte bir minibüse doluşup tura kız kardeşlerin rehberliğinde başladık. Madenlere gitmeden önce bir pazar yerinde durup madencilere hediyeler aldık. Olayı pratik hale getirmişler değişik fiyatlarda torbalar yapmışlar. Ben en pahalı olan 35 bob'luktan aldım (dokuz lira). İçinde koka yaprağı, bisküvi, meşrubat, dinamit vs. var. Evet madencilere bunlar götürülüyor. Dinamit sonuçta bir hamur, kesilip biçilebiliyor ama fünye alınırsa dikkatli taşımak lazım, en ufak harekette patlayabiliyor. Zaten bunları almadan rehberler bir kaza çıkmasın diye bilgi veriyorlar. Alkol, 95 derece saf alkol, bunu hem içip, hem de maden tanrısı El Tio'ya sunuyorlar. Şeytan ya da El Tio'ya saf alkol sunuyorlar ki, o da onlara saf ve zengin maden versin.
Bu El Tio, nam-ı diğer Şeytan olayı oldukça ilginç bir mevzu. İspanyol fatihler buralara gelip, bu zenginlikleri gözlerine kestirince, önce buraya Afrika'dan köleler getiriyorlar. Ama 4090 metre yükseklikteki bu şehirde, madende çalışmaya uyum sağlayamıyor, kısa zamanda ölüyorlar. İspanyollar, o zaman buranın yerli halklarını madene sürüyorlar. Çünkü onlar bu rakıma alışıklar, üstüne de koka yaprağı çiğneyerek bu ağır koşullara dayanabiliyorlar. Bugün bile madenciler koka yaprağı olmadan çalışamıyorlar. O zamanlar bu madenlerde sekiz milyondan fazla insanın öldüğü söyleniyor. Bugün ise silikozis yüzünden, bu madenlerde çalışanlar en fazla kırk sene yaşıyorlar.
![]() |
| Madencilere hediyeler; dinamit, bisküvi ve koka yaprağı |
Yerli Quecuha, Aymara gibi halkları her ne kadar Hristiyanlaştırsalar da, insanlar eski inanışlarını unutmuyor, işgalcilerin getirdiği inanışla karıştırıyorlar. Bunu gören İspanyollar, madende çalışan insanlara bir tanrı sunup, işte bu "Dios" yani "tanrı" diyorlar. Yerli halk ise d harfini t olarak telafuz edebildiği için, zamanla "Tio" yani "amca" demeye başlıyorlar. Sonra onu şeytanla özdeşleştiriyorlar. Bu El Tio, Ana Tanrıça, yani toprak tanrıçası Pachamama'nın kocası gibi de görülmeye başlıyor. Maden girişlerinde bulunan heykellerinde bu nedenle kocaman bir erkeklik organı bulunuyor. Ayrıca, Latin Amerika ülkelerinde Meryem Ana'nın Hristiyanlıkta, diğer ülkelere göre daha fazla sahiplenilmesi, Pachamama'nın etkisi. Aynen Anadolu'da Artemis'in Meryem Ana'ya dönüşmesi gibi. Bilindiği gibi Artemis'de Anadolu'da süregelen bir Ana Tanrıça kültünün devamı.
![]() |
| El Tio, nam-ı diğer Şeytan |
Sonunda bir maden ağzına geldik. Madencilerin bir kısmı dışarıda idi. Bir toplantı nedeniyle çalışmalar azalmış. Bu madenleri kooperatiflere bölmüşler, madenciler de onlarla anlaşıp, kendi hesaplarına çalışıyorlar. Şu an kırk kadar kooperatifte, on beş, yirmi bin kişi çalışıyormuş. Artık maden pek verimli değilmiş. Ortalama ne kadar kazanıyorlar diye sorduğumda, aylık bizim paramızla 900 lira dediler. Eğer şanslı bir damara rastlarsa bu artabilirmiş, ama tersi de geçerli. Sonuçta kırk yaşında erken ölümü düşünmezsek, Bolivya için iyi kazanç denilebilir.
Madende her yerden su daha doğrusu arsenik sızıyor. Tünellerde suyun içinde yürüdük. Böylece o çizmeleri neden giydiğimiz anlaşıldı. Önce El Diablo ya da El Tio'yu ziyaret ettik. Öbür rehberimiz Elizabet anlatırken, arkadaki kuyuya düşecek diye ödüm koptu, kızı bir kaç kere uyardım. O hiç tınlamadan devam etti. Bazı madencilerin çalışmalarını gördük. Aşağı, daha derinlere inme olayına gruptan kimse cesaret edemedi. İçerde bir de müze var, onu da gördük.
Söylentiye göre bu madenlerden çıkarılan gümüşten Amerika ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü yapılırmış. Helen, Avrupalılar bize din getirdiler, bütün zenginliğimizi götürdüler dedi. Milyonlarca hayata mal olan bu sömürüyü burada hissetmemek olanaksız. Bazen deriz ya çok gezen mi bilir, çok okuyan mı. Bütün bunları elbette biliyordum, okumuştum, belgesellerde görmüştüm. Ama hiç biri bu madenin içine girdiğim an kadar etkili olmamıştı. Artık biliyorum ki, gezmenin artısı bu. Bazı şeyler kafaya iyice dank ediyor. Bu nedenle Potosi, bu gezimde beni en çok etkileyen yer diyebilirim. Belki bunun bir nedeni de Helen ve arkadaşlarının lafı eğip bükmeden, o insanların duygularını gerçekten vererek anlatmaları ve İspanyolca bilmem oldu. Daha sonra tanıdığım, Stefan da bu turu onlarla yapmış, ve aynı şeyleri söyledi.
Tur bitince acentaya döndük, Helen bana madenlerle ilgili bir CD hediye etti. O CD'de anlatılan çocuk bugünkü şoförümüz imiş. Artık, eve dönünce seyrederim. O sirada konuşurken, Türkiye lafı geçince, orada bulunan Stefan "Neden Türkiye ile ilgili konuşuyorsunuz" diye sorunca, kendimi tanıttım. O da yavaş bir Türkçe ile, "Ben Fransız'ım ve Türkçe konuşuyorum" dedi. Stefan yedi sene önce kendi kendine Türkçe öğrenmiş. Şimdi Norveç'te rehberlik yapıyormuş, yani meslektaşız. Türkçe konuşmayı özlemiş, iyi o zaman dedim, gidelim birlikte birer kahve içelim.
Açıkçası maden turundan sonra ne yapacağım hakkında bir fikrim yoktu. Stefan, Santa Teresa manastırını ziyaret edecekmiş. İki buçukta açılıyormuş, "öyleyse ben de seninle geleyim" dedim. Stefan'ın Sucre'ye otobüsü kalkacağı ve rehberli tur uzun sürdüğünden, ziyareti hızlı yapacağımızı belirttik. Zaten böyle müze gibi yerlerde rehberler beni biraz sıkıyor, konsantre olamıyorum. Bir de fotoğraf çekme kaygısı. İşime geldi. Burada beni en çok etkileyen, ta İspanyalardan bu gümüş madenlerini sömürmek için gelen insanların, kızlarını din adına bu manastıra kapatmaları oldu. Kurallar o kadar katı imiş ki, aileleri ile ancak paravan arkasından, birbirlerini görmeden konuşabiliyorlarmış. Eğer iki kız kardeş manastırda ise, ayda bir, on beş dakika, konuşmadan, birlikte kanaviçe örme şansları varmış.
![]() |
| Santa Terasa Manastırından |
![]() |
| Türünün son örneği, bu tahta çarklar |
![]() |
| Para müzesinin şeytanı |
![]() |
| Cerro Rico, milyonların hayatına mal olan zenginlik |
Sucre'ye varınca günlerdir özlemini duyduğum bir şeyle karşılaştım. Trafik sıkışıklığı ve kalabalık. İstanbul'u özlemişim. Hava kararmasına rağmen sokaklarda bir sürü insan var. Tek yön dar sokaklarda taksi ile milim milim ilerleyerek hostele vardık. Bu da ayrı bir macera oldu. Tam şehre geldik, taksici bana üzerince karınca duası gibi yazılar olan bir harita uzattı, "buradan hosteli bir bakar mısın" dedi. Ben de "bu şehre ilk defa geliyorum, şu an nerede olduğumu bile bilmiyorum, nasıl bulayım" dedim. Sonra otelin kartından sokağı söyledim. Bendeki harita daha belirgin idi. Taksici bir şekilde sokağı hatırladı, hatta biraz geçtik. Arabadan inip, koştu gitti, buldu.
Otele gelince, Stefan'ı sordum. Gelmemiş. O da Amigos de Bolivia'dan buraya rezervasyon yaptıracaktı. Neyse, resepsiyonda ilk sorum, "sıcak su" oldu. Hastalık, soğuk derken üç gündür banyo yapmıyorum. Problem yok dediler. Bu nedenle Potosi'de 50 bob denilen ücretin burada 70 olmasını bile önemsemedim. Burada koğuşta değil, banyolu odada tek kalacağım. Kocaman üç yataklı bir oda verdiler. Otel (adını hatırlayınca yazarım) temiz. Bir de banyoda duş perdesi olsa, ortalık ıslanmasa süper olacak. Heyecanla suyu açtım, bekledim.. bekledim.. sıcak su yok. Şansıma bin bir hayırlı söz söyleyerek indim resepsiyona, kızlara sıcak su yok dedim. Şaşırdılar, on beş dakika bekle gelecek dediler. Bekledim, sonra yine suyu açtım. Yine yok. İndim aşağı, bu sefer patron gelmiş. Ortak duşu kullansanız dedi. Olmaz dedim. Üç gündür sıcak su hayali ile buralara geldim, kabul etmiyorum...
Patron ile ortak duşa çıktık, orada da sıcak su yok. O zaman adam çatıya çıktı. Meğer tüp sönmüş. San Pedro'da tam duşun ortasında sönüp, çöllerde beni hasta eden tüp yine beni bulmuştu. Sonuçta bir yarım saat beklemeden sonra sıcak suya kavuştum.
Duştan sonra bir şeyler yemek için ana caddeye çıktım. Bir pizzacıya oturdum. Orta pizza kocaman gelince ancak yarısını yiyebildim. Sonra wi-fi aradım. Bir İnternet kafeye sordum, kapanıyordu. Buralarda zor bulursunuz dedi. Odaya döndüm, saat gecenin on biri olmuştu, duşumu yapmış, karnımı doyurmuştum. Artık rahat bir uykuya hazırdım.
27 Şubat 2012 Pazartesi
Uyuni turu, üçüncü gün
Sabah 4.15'de kalktık. Baş ağrısı hariç kendimi iyi hissediyorum. Sırt çantalarını topladık, emanete bırakıp karanlıkta yola çıktık.
Yarım saatte göle vardık, sonrası, yavaş yavaş suyun içinde güneşin doğuşunu gözlemek için meşhur tuz otele doğru devam ettik. Yalnız pimpirikli Nilfer aracına fazla tuzlu su bulaşmasın diye oldukça yavaş gidince nerdeyse geç kalıyorduk. Bir de neden herkesten yarım saat önce depar verdiğini böylece anlamış oldum.
Tuz otele gelince ayakkabıları çıkarıp terliklerle suya girmek gerekiyordu ama bu benim, bu halde en son yapacağım iş idi. Kıyıdan, kuru yerlerden, suda çizmelerle gezinen Japonları kış kışlıyarak kendime fotoğraf çekecek alanları yarattım.
Güneşin doğuşu sırasında, renkler, hiç kıpırdamayan su, tek deklanşörde on derece koyu filtre ile yapılmış uzun pozlama etkisi yaratıyordu.
Ama güneş herhalde dört bin metre yükseklikte olduğumuzdan karşı dağdan pasparlak çıktı. O kızıl güneş olayı olmadı ama öncesi, mavi saat vakti muhteşemdi. Hava biraz aydınlanınca, tuz otelin içinde tuz masa ve sandalyelerde kahvaltı yaptık.
Burada çeşitli ülkelerin bayraklarının olduğu bir alan var, şoförler bana Türk bayrağı var mı diye sordular. Ben de camlardaki Varuna gezgin, Cafe del Mundo, Eskişehir stickerlarını gösterip bakın bayrak yok ama Türk izleri burada dedim.
Tekrar cip ile suyun içinde bir tur attık, önce sulu bir yerde durduk. Ayakları üşümeyen arkadaşlar bir kez daha buz gibi suya girdiler. Sonra rüzgardan suyun biraz çekildiği bir yerde araçlardan indik. Turistler sonsuzluğun ortasında çeşitli maymunluklar yaparak ilginç pozlar yaratmaya çalıştılar.
Gölün suyu nisandan sonra bizim tuz gölü gibi çekiliyor, bir de o zaman gelmek lazım...
Göl çıkışında hediyelik ıvır zıvırların olduğu yerde kısa bir mola verip yine Uyuninin meşhur tren mezarlığına yollandık. Burası eskimiş trenlerin atıldığı kimsenin umursamadığını yerken, turizmle birlikte bir anlam kazanmış. Şimdi millet geliyor, üzerlerine çıkıp fotoğraf çektiriyor, salıncaklarında sallanıyor.
Öğlen yemeğine oteli ayarlamışlar. Artık tur burada bitiyor, yemekte iki özel çeşitimiz var. Lama eti ve Kinua pilavı. Lama eti, artık pişirmeden mi bilmem, bana tatsız tuzsuz bir şey gibi geldi. Zaten mide olayı yüzünden hala az buz yiyorum.
Kinua ise, bir tahıl çeşiti, pilav gibi yapılıyor. Son yıllarda Avrupada diyet menülerinde meşhur olmuş. Rehber-şoförümüz Nilfer aynı zamanda bir kinua üreticisi. Sadece bu bölgede biliniyormuş. İspanyolca, quinua, İngilizce, quinoa ve Quechua dilinde kinwa olarak yazılıyor. Yüksek oranda magnezyum içeriyormuş. Bana pek tatsız geldi ama bizim usül tereyağında yapılsa lezzetli olabilir. Zaten daha çok pilava arpa şehriye gibi katılarak tüketiliyor. (Türkiye'de bulgur gibi yaptık, çok lezzetli oldu)
Yemekten sonra saat iki buçuğu, yani iş yerlerinin açılmasını beklerken çorapları falan yıkadım. Biraz dinlendim. Kendimi iyi hissettiğimden burada kalma fikrini değiştirip, otobüs bileti almak için yazıhanelerin bulunduğu sokağa gittim.
Potosi'ye giden en iyi iki şirket Diana ve Emperador'da sadece birer koltuk kalmıştı. Ben de en arka köşe yerine en arka ortayı seçip Emperador'dan bileti saat yediye aldım.
Sonra hostele döndüm, avluda taşın üzerinde beklemek biraz zor gelince, parasını vereyim iki saatliğine bir oda verin dedim ama derdimi bir türlü anlatamadım. Temizlenmemiş olsun, farketmez diyorum. Doña Mariana, dur az bekle, şimdi derken bir saat geçti. Elemanın biri gelmemiş, iki kadın harıl harıl bir taraftan elde çarşafları yıkıyor, diğer taraftan odaları hazırlıyor. Baktım olmuyor müdüriyet odasına kapağı atıp, Barcelona-Atlético Madrid maçını bir gün gecikme ile izledim.
Potosi otobüsü tam saatinde kalktı. Yolcular arasında tek turist benim. Backpacker ahalisi beş, on bolivianos fark yüzünden dandik şirketlere gitmişler, beş saatlik yolda bir, iki lira fark için.
Otobüsde yanıma eskiden rehberlik yapan bir eleman düştü. Ama şimdiki işinden de memnun değilmiş rehberliğe dönecekmiş. Türkiye üzerine az buçuk bilgisi var. Backpacker turizminden rahatsız, buraya paralı turist gelmiyor diyor. Bolivyaya gelen maksimum turist sayısı yüz binmiş (gerçi daha sonra başka bir rehber elli bin civarında dedi)
Otobüs gece on ikide Potosiye vardı. Uyuni otobüsleri ex-terminal denilen cadde üstünde duruyor. Burada bir sürü otel var. Bizim eski Aksaray ya da kasaba otelleri tarzında. Kimisinde banyo ortak, kimisinde oda içinde.
Otel olayında bana yardım edecek rehber arkadaş kapısını çaldığı rezervasyonlu otelinde oda yok cevabı alınca telefona sarıldı. Bu sırada, otobüste önümüzde oturan, elemanın arkadaşı laptoplu bir kız da bizimle. Aynı şirkette çalışıyorlarmış. Kız baktı elemandan hayır yok, ara sokağa daldı. Ben de peşinden gittim. Kızın kapısını çaldığı Socavon otel "yer var" dedi. Banyo ortak, elli bolivianos. Baktım kız orada kalıyor, ben de kalıyorum dedim. Bu sırada kız telefon etti, rehber arkadaşın rezervasyonunu bulmuşlar, oda vermişler. Böylece dünyanın en yüksek şehrinde geceyi geçirmiş oldum. Nefes alma problemi yaşamadım. Oda soğuk olmasına rağmen, nihayet, günler sonra, rahat bir uyku uyudum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









